FUAR / YILMAZ ÖZDİL

Aşağa gitmek

FUAR / YILMAZ ÖZDİL

Mesaj  Admin Bir Ptsi Ağus. 30, 2010 12:42 am

Fuar


İncecik iplikle bileğinize bağlanmış kırmızı balonu, sanki dünya avucunuzdan kayıp gidiyormuş gibi, elinizden kaçırdığınız yeri hatırlıyor musunuz?

*
İzmirliler hatırlar.
Fuar’dır mutlaka.
*
Siz, kısaca “İzmir Fuarı” diyorsunuz... Size öyle geliyor!
*
Mustafa Kemal’in şerden hayır yaratan vizyonuyla, İzmir yangınının cayır cayır alevlerinde yeşeren zümrüt... Anka kuşu misali, küllerinden yeniden doğan ulusun yuvasıdır orası.
*
Kapıları; Lozan, Montrö, 26 Ağustos, 9 Eylül, Cumhuriyet... Milli mücadele müzesidir.
*
Televizyonu bile olmayan içine kapalı Türkiye’nin “coğrafya laboratuvarı” gibiydi; dünyaya açılan penceresi... Ve, bu pencereden kafasını ilk uzatan, İzmirlilerdi... Turizm yoktu henüz, hayatımda ilk Japon’u orada gördüm ben mesela... İlk Afrikalıyı da... Kenya pavyonunda.
*
Laylaylom kültürünün hâkim olduğu ülkemde, pavyon’un bar’dan saz’dan ibaret olmadığını öğrendiğimiz kültürpark’tır orası çünkü.
*
Bi tarafta SSCB pavyonu, bi tarafta ABD pavyonu... Henüz liboşlaşmadığımız “Soğuk Savaş” yıllarında, sosyalizmle kapitalizmin kapışma alanıydı. Memleketimde gomunist avı yapılan dönemde, orak-çekiç’in altında hatıra fotoğrafı çekilebilen “tek özgürlük alanı” aynı zamanda.
*
Küba, Uganda, Malezya...
Gidemiyorduk.
Onlar geliyordu.
Tanışıyorduk; yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmeyi illa din dersinde öğrenmiyorduk.
*
Sadece dünyayla değil, uzayla da orada tanışmıştı Türkiye... İnsan için küçük, insanlık için büyük adım’ı atan Neil Armstong’u Ay’a indiren kapsülü getirmişti ABD pavyonu... Yanına da Ay’dan getirilen kaya parçasını koymuşlardı. Sakal-ı Şerif’in etrafında döner gibi kuyruğa giriyordu ahali... Altta kalır mı; kozmonot kıyafeti görmüştük ilk SSCB pavyonunda... Gagarin’in fotoğrafı altında... Dedemin Gagarin’e fatiha okurken fotoğrafı var bende hâlâ.
*
(Gaza gelip, paraşüt kulesinden atlıyorduk... Bungee’nin icat edilmesine yıllar vardı daha.)
*
Van minüt’e de yıllar vardı... Filistin pavyonunda dağıtılan Arafat kefiyesiyle biniyorduk lunapark’taki dönme dolaba... Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde okuyan Filistinli bir genç, İsrail pavyonuna bomba koymaya çalışırken havaya uçunca, öğrenmiştik bu kavganın dönme dolap gibi kısırdöngüden ibaret olduğunu... Lunapark kadar eğlenceli olmadığını.
*
Kimisi Cem Karaca’ya eşlik ederken, işçisin sen işçi kal diye, kimisi kendini jiletlerdi Ferdi Tayfur’u dinlerken... Parkalı, purolu, şalvarlı yan yana otururdu, Emel Sayın söylerken... Kimisi de Seyyal Taner’i görücem diye gazinonun kapısında arabanın altında kalırdı benim gibi... Müzeyyen Senar, Gönül Yazar, Ahmet Özhan, Barış Manço, ipod’un atasıydı Fuar.
*
Zeki Müren’in mini eteği ilk giydiği yer... Dumanlar arasında roket maketi gelmişti sahneye, bi açıldı, içinden mini etekli Zeki Müren çıktı, ayağında 20 santim topuklu çizme, üstünde gladyatör kıyafeti, ensesinde tavus kuşu tüyleri... Cesaretin, hoşgörünün kalesidir orası.
*
Cinsel tercihini yürekli şekilde ortaya koyduğu için, Kenan Evren tarafından sahneden aldırılıp, Buca Cezaevi’ne gönderilen Bülent Ersoy... İnsan hakları mücadelesi’dir.
*
Yeni Asır’da şoför olarak çalışıyordu babam... Bi gün, elinde bi tomar biletle geldi. Basına dağıtılan hediye biletlerden... Seçtik arasından, Nejat Uygur Tiyatrosu’na gidelim dedik... Baktım bilete, “ön koltuklar için ayrılan avanta bilettir” gibi bi cümle var... Yani? Büyük usta yapmıştı yapacağını, sanatçı emeğinin bedava olmadığını anlatan o şahane cümleyi koydurmuştu hediye biletlerin üzerine... Gazetecinin asla avanta almaması gerektiğini öğrenmiştim o gün... Öğretmişti... Okul gibiydi Fuar.
*
Aslan, zürafa, maymun.
Ve, arkadaşım Bahadır.
Gibisi fazla... Okuldu.
*
Türkiye’nin dünya mutfaklarıyla tanıştığı ilk evrensel restorandır orası... Düdük’ten başkası yoktu, hayatımın ilk spagettisi’ni orada yemiştim; ilk ketçapla... Sanayicilerin sanayi görmek için koştuğu yerdi... İthalat yasaktı, Fuar’da serbestti, satın alıyordun, Fuar bitene kadar bekliyordun, Fuar bitince evine götürüyordun... 30 gün her akşam gidip bakmış İtalya pavyonundaki Zoppas buzdolabımıza anamla babam, 1961 senesinde... Zoppas marka hayatta mı bugün bilmiyorum ama, bizim Zoppas çalışıyor hâlâ!
*
Telefon edin sorun, İstanbul’un nüfusunu kesin olarak söyleyemezler size... 8 bin ağaç ve binlerce çeşit bitkisinin adıyla sanıyla künyesi var İzmir Belediyesi’nde, hepsi sigortalı... Doğasına sahip çıkmayanın, insanına sahip çıkamayacağının kanıtıdır Fuar.
*
Süresi kısaltıldı, “AKP’nin zaferi” olarak lanse edilen Expo saçmalığıyla tarihe gömülmek istendi... Fuar’ına sahip çıkacağına, Fuar icat etmeye kalkışanların madara olmasına vesile oldu... Hep bizi eğlendirirdi, bu komiklik sayesinde bu sefer kendisi eğlendi Fuar!
*
Ve, önceki akşam geleneksel törenle tekrar açtı kapılarını... Kemal Kılıçdaroğlu açtı... Daha önce, İsmet İnönü açmıştı, Celal Bayar açtı, Menderes, Demirel, Ecevit, Özal, Erdal İnönü açtı, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Deniz ****** açtı defalarca.
*
Tayyip Erdoğan açamadı.
Hiç.
*
“İzmirli zihniyeti”nin “genetik kodu”dur çünkü Fuar.

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5200
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.turkforumpro.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Fetullah tarikatının son kurnazı Hanevi Avcı mı?

Mesaj  Admin Bir Perş. Eyl. 23, 2010 3:02 am

Fetullah tarikatının son kurnazı Hanevi Avcı mı?

Yılmaz Özdil'in 27 Ağustos yazısının başlığı "Simon".
Kim bu Simon?
Kitabın girişinden çarpıcı cümlelerle tanıtımını veriyor. Hanefi Avcı'nın kitabı, “yayınlanmasına mani oluyorlar, bandrol vermiyorlar yayınevine” diyor.
Ne yasaklı mı? O halde internette çare tükenmez!
Dünyanın öbür ucundaki arkadaşımıza yazıyoruz heyecanla, "sende pdf'si var mı?". Ve sokağa çıkıyoruz o hızla; piyasada yoksa korsanda kesin vardır. Biz yine de bandrollü orijinalini alacağız.

O da ne! Kitap zebil gibi. Her yerde mevcut. Carrefour'un girişinde var, İnkilap kitabevinde var, korsanda var, her yerde bu kitap var. Hani bulunmuyordu? Bu garip değil mi? Adeta biri düğmeye bastı, kitap her yere o sabah dağıtıldı. Vatandaş kapış kapış alıyor. Biz de bir tane ediniyoruz acele.

Giriş bölümü toplumun en zıt kesimlerine dahi eşit mesafede kalmaya çalışan bir dille başlıyor. Hatta "kimseyi kırmak istemiyorum""Kitabın dilindeki sertlik" diye bir lüzumsuz bir bölüm de eklenmiş.

Böyle başlangıçlar iki ihtimalden dolayı yazılır: Ya yazar korkaktır ve herkese yaranmaya çalışarak bir taşla beş kuş vurmaya çalışacaktır, ya da yazar yazdıklarında asla samimi değildir.

Yazar sağ görüşlü bir polis şefi. Hayatı sol hareketle mücadele ederek geçmiş. Ama nedense tam da giriş bölümünde sol örgüt militanlarına ve hatta PKK militanına saygı duyduğunu söylüyor. Bunun için görünüşte makul sebebi de var. "Banka soyuyorlar ama içinden beş kuruş almak akıllarına gelmiyor, eylemlerine değil inanmışlıklarına saygım var", diyor. Fakat, tahmin edebileceğiniz gibi çok sürmüyor bu sempati. Giriş bölümünün sonlarını, çok da lüzumu olmayan okul yıllarına bağlamadan ki; burası okuyucunun beyninin su kaynatmaya başlayacağı noktanın tam başıdır, şahit olduğu bir olayla bu saygısını nasıl yitirdiğini araya sokuşturuyor.
Diyor ki: “Örgüt elemanları yanlızca kendilerine empoze edilen haksızlıklara karşı duruyorlar, ama başka bir haksızlığa karşı duramıyorlardı. Biz de öyleydik, kendi teşkilat mensuplarımızın işlediği suçları gizlemeye çalışır, ama vatandaşın işlediği suçlara hoşgörü göstermezdik.” O noktada bu olguya "Simonlaşmak" adını veriyor ve “ben asla Simonlaşmamaya söz verdim”
Kurnaz yöntem!...
Yani ilk mesaj, ben Simon değilim; bana inanabilirsin... diyor.
Aklımıza takılan, neden olumsuz anlamda kullanmak amacıyla bu isim seçilmiş? Simon mu? Şimon mu? Yahudi ismi değil midir Simon? Kimlerin alt beynine mesaj yolluyor Hanefi Avcı?

Girişi okuduktan sonra, hemen Devlet başlıklı birinci kısmın Ergenekon bölümüne atlıyoruz. Orada Doğu Perinçek ve Aydınlık grubunun çevresine odaklanarak devlet içerisinde böyle bir yapılanma olduğu başta ima edilip, sonra kesinleştirerek bağlanıyor.
Ve bazı cümleler özenle seçilmiş. Gözümüzden kaçmıyor.
Mesela: "Ergenekon demokratik yöntemlerle iktidara gelmiş bir hükümetin ve siyasi kadrolarının illegal yöntemlerle, zorla, şiddetle, militarist yöntemlerle devrilmesini ve siyasi kadrolarının ve anlayışının tasviye edilmesini savunan bir anlayış ve düşünce çerçevesinde bir araya gelen bir gruptur."
Sanki Tayyip Erdoğan kaleme almış!

360'ıncı sayfada devlet içerisinde ast-üst ilişkisindeki yağcılık eleştiriliyor ve okuyucunun zihninde karşı duruş oluşturuluyor.
Devam ediyor; "Benzer bir durum bayramlarda ve törenlerde yapılan Mustafa Kemal övgüleri için söz konusuydu", cümlesiyle asıl söylenmek istenen cümleye bağlanıyor. "Resmi bayramlardaki törenlerde ****** övgüleri öyle bir abartılır ki, bir taraftan Mustafa Kemal göklere çıkartılırken, diğer taraftan da milleti ve tüm değerleri yok sayılır, neredeyse sıfır seviyesine indirilirdi." (sayfa 361)

Yetinmiyor, şöyle yazıyor: "Batı dünyasının da kahramanları, kurtarıcıları vardır.", Yani, demek istediği şu, "abartmayın sizin ******'ünüz gibi bir araba adam var batı dünyasında". "Onlarda bu törenlerde bu kahramanlara övgü ve saygılarını ifade ediyorlardır ama herhalde bireylerin kişiliğini ve toplumun tüm değerlerini sıfırlayarak kurtarıcılarını ilahlaştırmıyorlardır.".
Yine adeta Tayyip Erdoğan konuşuyor ve diyor ki: "10 Kasım'larda sap gibi ayakta durmaya gerek yok!..."

Sayfa 368 Hanefi vecizeler devam ediyor.
Necip Fazıl "suda yürümek zor değil, yürüyebileceğine inanmak zordur, eğer suyun üzerinde yürüyebileceğine inanırsan yürürsün", der.
Kim Necip Fazıl? Hatırlamayan varsa, burada tıklayınız:


Anlaşılan Hanefi'de düşkün Necip Fazıl'a, bakalım bu girişi nereye bağlayacak?

Sayfa 369: Demokratik açılım
”.... taraflar tek bir çözüm yöntemine mecbur olduklarının farkındadılar, sorunları diyalogla, barış içinde çözme yöntemi olarak demokratik açılım...”
Anladınız mı şimdi suda nasıl yürünür, kim yürür?
Kürt açılımı, Güneydoğu açılımı, demokratik açılım...
Bu mesajın adresi belli, amacı belli. PKK'lıysan çözüm bizde, gel "Evet" de... Ve sanki bir kez daha adeta Tayyip Erdoğan konuşuyor...

Birazda kitabın Cemaat (yani tarikat) bölümüne bakalım.
İlk ilgimizi çeken, sayfa 397'deki hazırlık cümlesi: “Gizli faaliyetlerini bu bölümde açıklayacağım güçlerin ellerinde ne kadar büyük olanaklar olduğunu ve hangi yöntemleri kullandıklarını az çok bilenlerden birisiyim.”
Mesajı başarıyla verildi: "Karşındaki güç çok büyük, birşey yapamazsın."
Sonra tedbir cümlesi geliyor: "Anlatacaklarımın hepsi maddi delillerle ispatlanabilir. Fakat delilleri bulacak insanların çoğunluğu da bu insanlarla beraberler."
Böyle bir cümlenin meali ne olabilir ki: "Anlatacaklarımın hiçbirine ispat bekleme, sadece ben anlatacağım sende inananacaksın..."
Meali buysa, kitap belli...

Sonra giriyor kendi inanç dünyasına.
Tipik inançlı muhafazakar, taşralı bir ailenin oğlu. Yani diyor ki: "İnançlıyım ey cemaat; inançlıyım, sağcıyım, sizdenim ve Simon değilim".
Polis akademisinde günde beş vakit namaz kıldığını anlatıyor. Burada ilginç olan şu: İbadetini ve inançlarını anlatıyor. Bu din simsarlığı değil mi? Aslında bu özel konulara girmesine hiç gerek yok ama girişte kullandığı cümleye göre gerek var. Zira cemaat (tarikat) bölümüne girer girmez şunu belirtmeye gerek duyuyor:
"Bu insanların hasmı, düşmanı değilim, çoğu eski dostlarım(...). İnançlarını ve dünya görüşlerini paylaşıyorum. Yazacaklarımın buna göre yorumlanabilmesi için kendi özel dünyamı anlatarak başlayacağım." Lafı dolandırmaya gerek yok: "Ben de onlardanım", diyor.
Kimlerden? Eh giriş cemaat (tarikat) bölümüne giriş olduğuna göre "ben de cemaattenim" demek istiyor zahir. Ben de cemaattenim ama ben Simon değilim, yani cemaatten olmasan da bana inanabilirsin.

Bakalım haklımıyız diye hızla okumaya devam ediyoruz. Ohooo, ne görelim!. Arkadaş cemaat'teki (tarikattaki) tatlı hatıralarını yadediyor.
“Yaşam tarzları, birbirlerine karşı saygılı davranışları, sadelikleri hoşuma gidiyordu. Fettullah Gülen Hoca'yla karşılaştım. Arı sinemasında verdiği "Yaratılış ve Darwinizm" konulu konferansta çok ciddi din ve fen ilimleri bilgisine sahip olduğunu gördüm.
Haydi dini anladık da, Fetullah'ın fen ilimleri bilgisine sahip olduğunu nasıl anladın?
Adam vaiz, tıpkı Harun Yahya gibi Darwin düşmanı.
Ve mesnetsiz Darwin düşmanı.
Ne biyolojiden, ne genetikten, ne kök hücreden, ne de başka bir ilimden haberleri var.
Evrim olgusunu hala daha kuram zannediyorlar.
Ve bilimin sadece kuramdan ibaret olduğunu sanıyorlar.
Yani Darwin bir kuram ortaya attıysa, ben de bir kuram ortaya atarım tartışırız zannediyorlar.
Israrla söyledikleri şu: "Bu mükemmel varlıkların bir yaratıcısı vardır, ama bunları yaratan daha mükemmel yaratıcının bir yaratıcısı yoktur, o halde Darwin haksız...".
Hani lazın fıkrası misali: "Evde akvaryumun yoksa, homoYASAK KELİME!üelsin".
Richard Dawkins'e, Kenneth Miller'e gitsin anlatsın fikirlerini Fetullah hoca da, onlar karar versin Fetullah’ın fen ilimleri bilgisi olup olmadığına, Hanefi Avcı değil!
Kitabın bu bölümünde ne tip bir zihin yapısıyla karşı karşıya olduğumuzu daha iyi anlıyoruz.
Hanefi Avcı, muhafazakar yaşam tarzını anlatmaya devam ediyor. Bu arada ülkücülere sempatik mesajlar da gönderiyor.
“Bu dönemde ülkücü ve onların komünist dedikleri gençler arasında kıyasıya kavgalar yaşanıyordu... Bu tür olaylarda çevremizdeki arkadaşlar ülkücülerin yanında kavgalara katılma eğilimi gösteriyorlardı...”
Mesajın hedefi ne kadar açık...

Şimdi tencerede yağı eritti, iş geldi yemeğin malzemesini katmaya. Bakın, usta aşçı nereden giriyor.
Çok özelden, gözümüzün bebeği yavrularımızdan...
Ve bir babanın zihninde yavrularıyla 28 Şubat arifesi arasında yaşadığı duygusal karar anlarından giriyor konuya. Asıl hedef orduya çakmak.
"28 Şubat arifesindeydik, herkes Samanyolu kolejinden ve benzeri okullardan kaçıyor, keskin laik gözükmek istiyordu. İnsanların bu kadar korkması ve sahte hareket etmesi beni son derece rahatsız ediyordu. İNADINA bu kişilerin tersine davranmalıydım. Aslında maddi koşullarım çocuklarımı Samanyolu kolejinden alıp evime yakın bir özel(...) okula nakletmemi gerektiriyordu. Ama korkmuş gözükmemek için, GÜÇ GÖSTERENLERE karşı HAKLININ yanında olmak için bunu yapmadım."
Bu satırları okurken, Tayyip Erdoğan'ın kızı Sümeyye ile konuşurken ağlamasını, Bülent Arınç'ı hatırlıyoruz. Abdullah Gül'ün kısık sesle konuşmasını duyar gibi oluyoruz.
Bu zalim(...) tabloda GÜÇ GÖSTEREN zalim kim? HAKLI kim? İNADINA referandumda "Evet" mi diyelim?
Bu işkenceye, bu arabesk anlatım tarzına daha fazla dayanamıyor ve arada sunulan bir sürü teferruat olayı ve bazı belgeleri geçip, sabırsızlıkla cemaat (tarikat) bölümünün nasıl bitirildiğine geliyoruz. Sıkı durun, bağlıyor...

” Ben cemaatin kendi mecrasında faaliyet yürütmesine karşı değilim, inanç ve manevi değerlere bağlı yeni bir nesil yetiştirmek adına eğitim faaliyetlerini çok değerli buluyorum... Ancak casus polislik, iftira, hukuka müdahale, hakimleri etkileme ve şantaj faaliyetlerine karışmanız kabul edilemez.”
İlk bakışta, "eh adam doğruyu söylemiş" mi dediniz? Bir kez daha düşünün, gerçekte ne demek istiyor.
Şunu demek istiyor: “Ben cemaatten vazgeçemem ama, bugüne kadar yaptığınız kanunsuz işleri de bundan sonra yapmayın. Bu toplumda yaptıklarınızın üzerine su içsin.
Devam ediyor; Ergenekon, Balyoz vb. adlarla açıklanan soruşturmalara karşı değilim... Ülkenin önünde duran EN ÖNEMLİ sorunun, ordunun batıdaki gibi kendi asıl sahasına çekilMEMEsi ve her zaman demokratik hayata müdahaleyi kendince haklı görmesi olduğu kanaatindeyim.”
Bunun da anlamı şu: Cemaatin başlattığı bu operasyonlar haktır. En önemli sorun da ordudur.
Sorarlar adama, Ordu durup dururken mi müdahale ediyor senin cemaatine? Yoksa cemaat diye tarif ettiğin tarikatın rejimle ve orduyla bir derdi mi var? Tarikat ****** düşmanı. ******'ü ve Kemalizmi din düşmanı olarak görüyor. Tarikatın tek gerçeği var; din. İlla ki din. Ancak bu tarikata seccade dar geliyor. Dini devlet işinde, ticarette, her yerde görünür kılmak istiyor. Kısacası, tarikatın kendinden olmayana tahammülü yok. Sorun bu. Fakat yazar, hanefi gözlerle bakınca bunu göremiyor.

Akabinde en önemli Hanefi vecizelerinden birini yumurtluyor;
“İLERİDE CEMAAT FİKİR DEĞİŞTİRİR ve askerlik peygamberlik ocağı derse bile ülkedeki demokratik ortamın muhafazası için ordunun kendi sınırları içerisinde kalmasını, Genelkurmayın ayrıcalıklı makam olmaktan çıkarılmasını, ordunun diğer devlet kurumları hizasına gelmesini savunurum.”
Ordu tarikatın fikrine ve icazetine mi kaldı! Ne günlere kaldık arkadaşlar! Tarikat fikir değiştirirseymiş... değiştirmezse ne olacak?

Devam ediyor:
“Bugün yaşananları nasıl yorumlamalı? Dün rüzgar ekenler, bugün fırtına biçer. Bu ülkede, özelliklede ordu içerisinde inancını yaşamak isteyenlere haksız ve hukuksuz davranıldı. İnançları gereği aile fertlerini başörtülü, İslami kesimlerle diyaloğu var diye çok basit sebeplerden insanlar meslekten men edildi, horlandı, aşağılandı...”
Bunlar kitabın final bölümündeki cümleler. AKP'nin, Recep Tayyip'in söylemlerinden bir farkı var mı?
Var mı?
Var mı?

Ve kapanışta soruyor: “ Ne yapılabilir?”
Bu soruyu da şöyle cevaplıyor: “Maalesef bu gruba karşı çıkmak çok kolay değil. Bir anlamda Fettullah Hoca'nın insafına kalmıştır...”
Yani koskoca Türkiye Cumhuriyeti, ilkokul mezunu bir vaizin insafına kalmıştır öyle mi?

Şimdi Yılmaz Özdil’e soruyoruz:
Bu kitabı 27 Ağustos yazınızda matah, okunası bir şeymiş gibi tavsiye ederken ne düşündünüz?
Neden “kitap piyasada yok, bandrol verilmiyor, çıkması engelleniyor” dediniz? Olmayan kitap öğleden sonra kitapçılara nasıl geldi?
Sadece kitapçılara değil, Carrefour'un girişindeki, ve korsancı tezgahlardaki yüzlerce nüsha gökten mi indi?
Niyetiniz nedir?
Bu kitap, seçimlerden önce tasarlanmış ikinci bir Büyükanıt muhtırası mıdır?
Öyleyse bu oyunun içinde sizin işiniz nedir?
Kandırıldınız mı?

SONUÇ:

Bu yazıyı yazıldıktan sonra, Hanefi Avcı'nın, kitabına Fettullah Gülen'den icazet aldığını öğrenince, olayı noktayan bir sonuca varmakta zorlanmıyoruz.. Yazar Fettullah Gülen'den icazet istediğini tabii inkar ediyor. Sözde, "bakın hoca efendi ortam kontrolden çıkıyor, yollarımız ayrılıyor", demek amacıyla göndermiş kitabın bir nüshasını da hocasından cevap alamayınca kitap yayına girmiş. Bu palavralara karnımız tok!
Bir adam kendi inançları doğrultusunda 600 sayfa kitap yazdıysa kimseden icazet beklemez. Bekliyorsa, bu şu demektir: "Efendim, istediğiniz kitap bitti. İstediğiniz gibi olmuş mu bir kontrol ediniz lütfen..."

Kitabın cemaate yani tarikata verdiği mesaj: "Ey cemaat, devleti ele geçirmemize az kaldı. Evet'ler fire vermesin".
Kitabın laik kesime vermeye çalıştığı moral bozucu mesaj: "Sizin işiniz bitti, biat edin. Artık herşey Fetullah Hoca'nın insafına kaldı".
Kitabın askere verdiğini zannettiği mesaj: "Cemaatin (tarikatın) bağlantıları sizin istihbarat ağınızın çözemeyeceği kadar karmaşıktır. İleride tarikat "askerlik peygamberlik ocağı" diyerek size icazet verirse bile eski gücünüz kalmayacak." (Cürete bakın!)
Kitabın PKK'ya verdiği mesaj: Senin çıkarlarını gözetecek bir barış yolu varsa, en iyisini ben açıyorum. Adı demokratik açılım.
Kitabın ülkücülere verdiği mesaj: (özellikle Muhsin Yazıcıoğlunun sahipsiz alperenlerine): Din bizde, iman bizde, zamanında omuz omuza çarpıştık bizler. Gel evet de!...

Cemaate yani tarikata verilen mesaja biat edileceği kesin.
Laik kesimdeki bazı insanların moralinin bozulacağı, ancak onların "HAYIR"larda fire vermeyeceği kesin.
Askere verildiği zannedilen mesajın askerin sinirini bozacağı, ama bir tepkiye yol açmayacağı da kesin.
Burada asıl hedef kitle ülkücülerin ve PKK'lıların bilinç altıdır . Hanefi Avcı’nın kitabının asıl amacı, bu kitleden oy avcılığıdır.
Yani Hanefi Avcı tarikatın son kurnazıdır. Öyle bir mucize kitap yazıyor ki, ülkücülerle PKK'dan aynı anda EVET oyu istiyor, fakat kitaba para verenlerin büyük çoğunluğu HAYIR diyecek olanlar.
Muhsin Yazıcıoğlu'nun öldüğü günden beri AKP'nin gözü alperen oylarında, bu oyların MHP'yi güçlendirmesinden korkuyor.
Bir diğer yandan da, böyle bir olasılık karşısında BDP'nin oylarından çalmaya çalışıyor.
Bu mümkün, çünkü bu oylama parti seçimi için değil, anayasa oylanıyor.

Bu zokayı her iki tarafa da yutturamayacaksınız.!.
İki sebeple yutturamayacaksınız:
Birincisi, MHP şakağına kurşun sıkmaya hazırlandığınızı bilecek ve tedbirini alacaktır.
İkincisi, BDP bu anayasasadan sonra özgürlüklerinin daralacağını ve onu boğazlamanızın kolaylaşacağını bilecek ve tedbirini alacaktır.
Muhalefete düşen, bu çok tehlikeli tuzağı bozmaktır.
Cemaatin-tarikatın asıl tehlikesi, akıl çelmesi ve bunu bugüne kadar ustalıkla yapmış olmasıdır.
Ancak, yöntemleri deşifre olmuştur!


Bagimsizgundem.com 31.08.2010

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5200
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.turkforumpro.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz