HALiL KAPTAN

Aşağa gitmek

HALiL KAPTAN

Mesaj  Admin Bir Çarş. Mart 28, 2018 11:27 pm


Cem Baba




Kasabanın kale önündeki meydanından sahile paralel devam eden çarşısının, kalın kumaş tenteler altında karşılıklı sıralanmış dükkanlarında; incik, boncuk, sünger, el işi örtüler, yastık kılıfları ve deri sandaletlerin satıldığı; çarşı içindeki gözde esnaf lokantasında, öğlenleri kuru fasulye ve pilavın eksik olmadığı; akşam serinliği başladı mı barlar sokağındaki kaldırım masalarında, mumların titrek ışığı ve etrafa yayılan gitar nameleri arasında yanık tenlerin birbirine süzgün baktığı; tenha, dingin, doğanın el değmemiş zamanlarıydı. Mandalina kokan çevre koylardaki balıkçı köylerine, bozuk toprak yollardan ya da deniz yoluyla ulaşıldığı; oradaki salaş lokantada, köyden üç otuz paraya alınan bir kasa taze balığın tava yaptırılıp, yanında halis zeytin yağına ekmek banılarak yenen çoban salatasının ve içi fesleğenli bir duble soğuk rakının tadına doyum olmadığı günlerdi. Sabah tenha koydaki eğri büğrü tahta iskeleden billur denize atlanılan, iskelenin berisindeki boş plajda geviş getiren devenin hemen yanında sıcacık kuma yatılan, öğleden sonra tenekeden saksılardaki kırmızı sardunyaların gölgesinde, yerdeki hasıra kıvrılıp şekerleme yapılan ve akşamüzeri kasabaya dönmek için kaptıkaçtı dolmuşta, telaşsız, yolcu bekleyen şoförün, kalan iki kişilik yer bir türlü dolmayınca, “Hadi gâri!” deyip, marşa bastığı o eski zamanlardı.
Göç mevsimi gelmiş turnaların sürüye katılması gibi, Cem, o yaz çuvalını ve gitarını kapıp gelmişti kasabaya. Denize dik, daracık bir çıkmazın sonundaki taş kemeri geçince, sağdaki Ahtapot Restoran’ın arkasında, geniş bir mandalina bahçesine serpiştirilmiş, ahşap kulübelerden oluşan pansiyondaki, çam kokulu kulübelerden birine yerleşmişti. Güneşten ve denizden yorgun düştüğü ilk günün akşamında, pansiyondan çıkmaza doğru yürürken Ahtapot Restoran’dan gelen gitar sesini duydu.
Üstünü begonviller sarmış, kireç badanalı alçak bir duvarla çevrili; antik amforalarla, sardunyalarla süslenmiş bahçe içindeki restorana yöneldi hemen. Bahçenin ortasındaki kocaman zeytin ağacının hışırtıları, sahnede şarkı söyleyen davudi sesli kör müzisyenin, yöre türkülerine, folk şarkılarına ve arada bir hüzünle üflediği ağız armonikasının tınısına karışıp beyaz örtülü küçük masalarda demlenen insanların ruhuna işliyordu sanki. Sessizce bara ilişti. Satsuma dilimli cin toniğinin dudağına sıçrayan kabarcıklarına, gitarın, mızıkanın ve o duygulu sesin sıcaklığına dalıp gitmişti ki, “çat” diye koptu aniden gitarın re teli. Büyü bozulur gibi oldu. Beyaz örtülü masalardakiler kıpırdanmaya başladılar. Cem müzisyene baktı. Fakat o hiç oralı değildi. Telaş etmeden kopan teli söküp çıkardı. Sonra yerde duran gitarının kılıf cebinden yedek bir tel buldu. Çabucak alışkan ellerle teli yerine taktı, sazını akort etti ve şarkılarına tekrar başladı.
Ara verdiğinde bara gelip oturduğu tabureden barmene seslendi: “Nerede benim ilacım Murat?”
Barmen; “Buyur abi!” deyip, içine bir tutam fesleğen koyduğu duble buzlu rakıyı uzattı. O sırada Cem lafa karıştı; “Eline sağlık Halil, çok güzel çaldın söyledin. Kulağımın pası silindi valla! Bu re teli de hep en olmayacak zamanlarda kopar böyle değil mi? Ben de gitar çalıyorum da… İsmim Cem.” Halil, tanınmasını doğal karşılayan bir ses tonuyla; “Memnun oldum. Bir gün de beraber çalarız o zaman,” diyerek elini uzattı. İki müzisyen sohbete başladılar. Halil, gitarından, şarkılarından, kasabadaki yaşamdan, denizcilikten, süngercilikten, anlattıkça anlatmaya başladı. Yıllar sonra gözlerini nasıl kaybettiğini de anlatacaktı Cem’e. Deniz tutkusu almıştı gözlerini. Mavi derinliklere son daldığında, oksijen tüpü arızalanmış, süratle yüzeye çıkmak zorunda kaldığından vurgun yememek için tüpü değiştirip, aynı derinliğe tekrar dalmıştı. Sonra kuralına uygun, mola vererek, hava kabarcıklarından daha yavaş, yeniden çıkmıştı ışığa doğru. Ama gözlerindeki ışığı kaybetmişti vurgundan kurtulurken. Vücudu sapasağlam kalmış fakat gözlerinde başlayan kanama ona yavaş yavaş deniz dibinin karanlığını getirmişti. Tamamen göremez olduğundaysa, eskisinden daha sıkı sarılmıştı hayata. Kör olduğunu söylemekten ise hiçbir zaman utanmamıştı.
Dev gibi iri yarıydı. Gitar çalan elleri kocaman pençelere benziyordu. İri burnu üzerinde kara bir gözlük, boynunda kırmızı desenli bir fular, üzerinde Şile bezi ekru bir gömlek, blue jean bir pantolon ve ayağında deri sandaletler vardı. Aralarına kırlar karışmış sakalını ara sıra sıvazlıyor, kıvır kıvır uzun saçları ensesinden dışarı doğru sert bir kıvrımla çıkmış, havada asılı gibi duruyordu. Kalın parmakları, gitarın sapında gezinirken notaların yerini teklemeden buluyor, Cem ise bir işçi eli gibi güçlü, üstü çizik dolu o parmakların, gitarın sapına nasıl sığdığına şaşıp kalıyordu.
Kadehinde kalan rakıyı bitirirken, “Kayıntıya da takılacaksan buranın mücverli ahtapot tabağını dene,” dedi Cem’e. Sonra sahneye çıktı. Büyük bir zevkle çaldı şarkılarını. İşi bitince, barda yorgunluk kahvesini yudumlarken birden aklına gelmiş gibi döndü; “Yarın denize çıkacaksan benim tekneye gel, ismi Aganta. Kalenin önündeki mendirekte bağlı,” dedi. “Olur, gelirim,” diye cevapladı Cem. Kulübesinin yolunu tuttuğunda, artık sabah olmaya az zaman kalmıştı.

Aganta, öğlene doğru limandan hareket ederken, o da diğer beş yolcuyla beraber teknedeydi. Halil Kaptan, on iki metrelik guletin baş kısmına gidip demir aldı. Aynı anda dümendeki yardımcısı tekneye yol veriyordu. Rüzgâr ve deniz durumunu sordu Halil serdümene; yanıtları dinledi. “Önce Adaboğazı’nda dururuz denize girmeye,” diye verdi talimatını. Sonra hafiften esen sabah rüzgârına yüzünü dönüp ruhunu dinlendirir gibi deniz kokusunu içine çekti. Rüzgârı, dalgaları, motorun sesini dinledi. Küpeşteden elini aşağı sarkıtıp bir müddet suyu yardı, ıslak elini yüzünde, alnında gezdirdi. Teknedeki eşyaların yerli yerinde olup olmadığını kontrol etti dokunarak. Buzluktan bir bira aldı. Teknenin kıç kısmındaki minderlere serilip yatanlarla konuşmak için ortada duran küçük masanın taburelerinden birine çöktü. Gömlek cebinden bir sigara alıp yaktı. Dumanı keyifle çekip sonra yavaşça havaya bıraktı. Dibi ıslak metal küllüğün dar ağzına doğru parmağının ucuyla sigarasının külünü sıyırdı. Sonra dudağına yerleştirdi. Elindeki alüminyum bira kutusunun kulpuna sertçe asılınca, kulp kopup elinde kaldı. O zaman, gitar teli koptuğunda olduğu gibi hiç istifini bozmayıp pantolonunun arka cebinden kallavi bir çakı çıkardı. “Şırak!” diye kulpun tam koptuğu yere tek bir vuruşla sapladı. Sonra, çölde susuz kalmış gezginler gibi açtığı iri delikten birayı kana kana içti.
“Öğleden önce, rakı altı cilası çekmek iyi gelir mideye usta!” dedi ortaya doğru. “Leblebi yok mu Ferit?” diye seslenmişti ki arka taraftan tuhaf bir ses gelmeye başladı aniden.
— “Ferit, motoru stop et oğlum, pervaneye bir şey dolandı galiba,” dedi. Tekne yavaşlayıp durana kadar, Halil, gömleğini çoktan fora etmişti. Hemen suya atlayıp teknenin gerisine doğru yüzdü ve bir anda dalıp gözden kayboldu. Birazdan pervaneye dolanan naylon torba elinde tekneye geri çıktı. “Hadi oğlum bas marşa, denize devam,” dedi. Koya gelince baş taraftan çapayı attı. Sonra, “Tekneyi tornistan kıyıya yanaştır!” talimatını verdi. Demirin zinciri gerildiğinde, tekneden elinde iple suya atladı. Kıyıdaki kayalıklara doğru yüzdü. Ferit’in, “Az iskele yap Kaptan, ileride,” diye bağırmasıyla, yönünü saptadı. Sonra dalgaların kayalıklara vuran sesini dinleyip her zamanki iri kayayı buldu ve tekneyi bağladı.
Cem’in şaşkınlığı giderek artıyordu. Halil’in her hareketi öyle doğaldı ki, yaptığı şeyler çok kolaymış gibi görünüyordu. Halil tekneye döndüğünde dayanamayıp sordu:
— Halil Kaptan, deminden beri seni izliyorum, yahu sana zor gelen hiçbir şey yok mu?
— Cem Baba, kaptanlık sorumluluk ister; tek başına bu yük bile ağır gelir çoğu insanın omzuna. Ben tabii fiziksel olarak mümkün olmadığı için bizzat kullanamıyorum tekneyi. Fakat aslında buna gerek de yok; çünkü kaptanlar yöneticidir. Rotayı tayin eder talimatlarını verirler, dümeni ise serdümen tutar. Ha! Yönü nasıl buluyorsun diyorsan onu da anlatayım. Bak şimdi, her insanın içinde kendi pusulası vardır. Yani yön duygusu… Onu yakaladığın zaman pusulaya bile gerek kalmaz. Hani kediyi çuvala koyarsın, atmak isterin ya eve geri gelmesin diye. Arabayla aynı yerde geniş daireler çizersin şaşırtmak için ve döner dolaşır uzak bir yerde atarsın dışarı. Fakat bir müddet sonra kedi bulur evin yolunu… Bir bakmışsın geri dönmüş. İşte yön duygusu budur, anlatabildim mi? Her insanın içinde var olan bu duyguyu dikkatli olursan geliştirebilirsin. Yani yönünü tayin edebilir, evin yolunu sen de bulabilirsin şayet dikkat edersen.
— Peki, sen nasıl yön tayin ediyorsun? Mesela teknenin rotasını?
— Çok zor değil o iş. Önce limandan çıkarken soruyorum serdümene, “Bak bakalım oğlum, kalenin bayrağı ne yöne dalgalanıyor bugün,” diyorum. Rüzgârın yönünü sorup öğreniyorum yani. Sonra güneşten, dalgaların durumundan, mesafeden, zamandan, sesten, velhasıl her şeyden yararlanıyorum işimi yaparken. Biliyorsun insan aslında beyniyle görür. Gözler beynin kamerasıdır. Göz görmeyince bütün öteki duyular devreye girer ve dikkat kesilirsin her şeye, işin püf noktası da budur işte. Şöyle bir söz vardır bak: “Gideceği yönü bilmeyen kaptana hiçbir rüzgâr yardımcı olamaz.” Bir denizci atasözüdür bu ama her iş için geçerlidir aslında.
— Yahu Halil Kaptan, Uzakdoğu filozofu gibi konuştun; ilgin oldu mu hiç felsefeyle?
“Bak ver şimdi elini, göstereyim sana felsefeyi. Hadi merhaba bakalım!” deyip, Cem’in sağ elini yakaladı. Önce tokalaşır gibi yaptı. Sonra aniden başparmağını koluna doğru ters yöne ittirip, dizleri üzerinde yere çökertti Cem’i.
— Felsefesine pek vakit bulamadım ama biraz judo bilirim. Neyse fazla zorlamayalım şimdi parmaklarını, gitar çalamayacaksın yoksa. Pes de bakayım!
— Pes aman pes! Filozof derken komando çıktın kardeşim.
Cem, Halil’in elinden kurtulunca bir bira aldı buzluktan. Biraz da çerez koydu bir tabağa kavanozdan, sonra karşılıklı oturdular.
“Satranç oynayalım mı?” dedi Halil.
“Yok, artık deve!” diye düşündü. Sonra “Nasıl yani?” diye sordu Cem.
— Basbayağı! Siyahlara mı, beyazlara mı alışıksın? İstediğini al.
Meydan okur gibiydi. “Oğlum Ferit! Getir şu satrancı masaya bakayım,” diye seslendi. Demirledikleri koyda, teknedeki diğer yolcular denize girerken ikisi satranca oturdular. Halil, elleriyle taşlara dokunarak yerlerini belirliyor, yapacağı hamleleri zihninde planlıyor, her şeyi aynı anda aklında tutuyordu. Oyun başa baş yarım saat kadar devam etti. Bir sonraki koya gitmek üzere demir alma zamanı gelince, yarıda bıraktılar satrancı.
Yolda, yardımcısı Ferit’i anlatmaya başladı Halil:
- Bu Ferit’i geçen sene aldım yanıma. Genellikle her sene bir acemi denizciyi, daha doğrusu kendini denizci zanneden çaylağı yetiştiririm. Sezon bitince ayrılırlar hep. Sonraki sezon, kendilerini büyük tekne sahiplerine kaptan diye tanıtırlar. Ferit ikinci sezon yanımda kalan ilk çaylak oldu. Çünkü daha öğreneceği çok şey olduğunu yaşayarak anladı. Bu çocukları yanıma alırken en önce yüreklerinde aşk var mı diye bakarım. Yani deniz tutkusu, denizci olmak ateşi içinde yanıyor mu ona bakarım. Bir de kafası işliyorsa ve cesareti varsa, kolay yetiştirebileceğimi bilirim. İşe tekneyi karaya çekip bakımını yapmakla başlarız her bahar. Denizci olacak adam teknesinin girdisini çıktısını iyi bilmeli, motor ve tekne bakımını kendi elleriyle yapmalı. Önce spirali eline verip bütün eski boyaları kazıttırırım. Sonra çivi yoklamasını, yeni çivi çakmasını, kalafatını, macunlamasını, astarlamasını, zımparasını, boyasını yaptırırım. “Kaptan, ben bu işlerden hiç anlamam ki!” diyen çaylak; cillop gibi sintine temizliği yapmasını, ıskarmozlarından şırıl şırıl su geçiren frengi deliklerini açmayı, bir ıskarmoz atlayıp şaşırtmalı çivi çakmayı, kalafat tokmağını ve demirini usturuplu tutmayı, pamuğu katranlamayı, kalafat ayarını tutturmayı, macun çekmeyi, zımpara yapmayı, üç kat ayna gibi yağlı boya yapmayı ve motoru baştan aşağı elden geçirmeyi öğrenir. İş bittiğindeyse bütün bunları zaten bildiğini düşünmeye başlar her nedense. Gündüz bunları yaparken geceleri bara- meyhaneye gitmeyip dersini çalışırsa, sezon başında sınava girip kaptan ehliyetini de alabilir. Ama daha denizde eli dümen tutmamıştır. Hele fırtına nedir, haberi bile yoktur. Geçen yaz çıkan fırtınada, Ferit’in dudağı on kuruş büyüklüğünde uçuklayınca, kaptan olmak için daha kırk fırın ekmek yemesi gerektiği dank etti kafasına.
— Nasıl on kuruş büyüklüğünde? Yani korkudan basbayağı yara mı oluştu dudağında?
— Tabii ya, ne zannettin! O deyimler kendiliğinden çıkmıyor ortaya, Cem Baba! Hepsinin gerçek bir hikâye vardır arkasında. Sana bizim Ferit’in dudağını uçuklatan hikâyeyi anlatayım istersen.
— Halil Kaptan, senin öykülerini dinlemek, gitarını dinlemekten de zevkli valla. Anlat hele şu dudak uçuklatan fırtınayı.
— Bizim buralarda, “Hava keşişleme, yat aşağı iş işleme!” diye bir laf vardır. Denizcinin, tehlikeli rüzgârı, hava ve deniz durumunu çok dikkatli takip etmesi lazım. Onun üstüne parmak basıyor bu laf.
— Buralarda en tehlikeli rüzgâr keşişleme mi yani?
— Rüzgârın en tehlikelisi, yöne, zamana, hıza göre değişir. Ama asıl önemlisi bulunduğun pozisyondur. Eğer sen fırtınada rüzgârı kesen bir tepenin ardındaki korunaklı koyda sağlam demirlemiş ve bir de kıçtan bağlamışsan tekneyi karaya, mesele yok. Fakat fırtınaya ters yön yakalanıp kıyıdaki kayalıklara doğru sürükleniyorsan, vay haline!
— Doğru dedin Kaptan. Anlat haydi şu dudak uçuklatan macerayı artık, meraklandırma adamı.
— Dinle öyleyse. O sabah teknede iki yolcumuz vardı. Biri gencecik, güzel, Ukraynalı bir kız, diğeri orta yaşlı bir Türk iş adamı. Tabii ateş sarmış bacayı. “Geceyi teknede bir koyda demirleyip geçirelim, bizi yarın öğleden sonraki uçağa yetiştirirsin,” diyor adam. Eh tabii masmavi deniz üzerinde teknedesin, romantik bir koya yanaşmışsın, bir de Ukraynalı dilber; e yeme de yanında yat be birader! Şeytan diyor bırak kaptanlığı, sen de başla ticarete Ukrayna’yla. O gün, sabah limandan çıkarken, deniz cam gibi dümdüzdü. Yaprak kıpırdamıyor. Hani derler ya deniz böyle kâğıt gibi falan diye, işte öyle. Ama pek iyiye alamet değildir bu sükûnet, bilirim. İlk molamız için Adaboğazı’nda demirledik. Yolcular denizde cıvıldaşıyorlar. Ben dedim ki; “Oğlum Ferit! Tak gözlüğü, şnorkeli dalıp bak bakalım denizkestaneleri ne yapıyorlar?” Çocuk acemi ya! “Nesine bakayım Kaptan?” diye sırıttı. “Oğlum hemen yılışma, kız kestaneyi mi çizdiriyor, git de aşağıdan onu dikizle demedik. Denizkestaneleri, üzerlerine taş yığıyorlar mı? Ona bakacaksın!” diye çıkıştım. Bu da denizciliğin başka bir püf noktası işte. Denizkestaneleri fırtınayı önceden hisseder, tutundukları kayalıkta inip çıkan dalgaların alttan gelen basıncının etkisiyle sürüklenmemek için üzerlerine etrafta buldukları irili ufaklı taşları toplayıp koyarlar. Kumluk alanda fırtınaya yakalanacağını hisseden yengeçler ve şeytanminareleriyse, kaçacak zaman olmadığı için kumu kazıp içine saklanırlar. Bunları anlattım Ferit’e. Çaylak, anlattıklarımı can kulağıyla dinledi. Sonra gözlüğü, paletleri takıp atladı denize. Epeyce yüzdü. Daldı, çıktı, kıyıdaki kayalıkları ve kumluk alanı taradı. Döndüğünde; “Kayalıklardaki denizkestanelerinin üzerinde taş gördüm Kaptan, kumluktaysa canlı mahlûkata hiç rastlamadım,” dedi. “Anlaşıldı, sindi demek ki mahlukat, dikkatli olmalı bugün,” dedim.
Adaboğazı’nda, bir saat kaldıktan sonra hareket ettik. Su hâlâ kâğıt gibiydi. Oysa artık öğlen olmak üzere. Bizim buralarda sabah on bir dedin mi, hafif bir meltem başlar, rüzgâr bir buçuklarda sertleşir ve saat üç civarlarında koparır. Hava akşamüzeri gün batımına kadar böyle devam eder. Fakat öyle girintili çıkıntılıdır ki bölge coğrafyası, fırtınalarda çok kolay barınak bulunur. Kasabanın limanı ise öyle bir yere kurulmuştur ki her rüzgâr seni oraya götürür. Şayet iyi denizciysen tabii.
— Halil Kaptan, nasıl oluyor da farklı yönlerden esen rüzgarlar seni aynı limana getiriyor?
— O da usta denizcinin meleke kesp etmiş dümen tutuşuyla ilgili bir şey, anlatması zor.
— Peki, şu rüzgârları anlatsana biraz.
— Olur, anlatırım tabii. Çoğu insan, kuzeyden esen rüzgârı poyraz, güneyden eseni de lodos diye bilir. Hâlbuki kuzey rüzgârı yıldız, güney rüzgârı kıbledir. Poyraz, kuzey doğudan eser, karayel ise kuzey batıdan. Bizim buralar, bütün kuzey rüzgârlarına doğal limandır. Batıdan esene gün batısı rüzgârı derler, bir adı da meltem. Akşamları serinlik getiren hoş bir rüzgârdır. Doğudan ise gün doğusu eser. Poyrazın tam karşısından yani güney batıdan esen rüzgâra lodos, karayelin aksi yönünden esene de keşişleme derler. İşte bu lodos ve keşişlemeden korkmak lazım, ikisi de tehlikelidir. Çünkü bu rüzgârlara barınak olacak koy çok az buralarda. Zaten onun için “Hava keşişleme, yat aşağı iş işleme,” demişler ya… Ne diyordum? Ha evet, Adaboğazı’ndan çıktıktan sonra bir iki koy daha gezdik. Artık rüzgârın kopartma vakti gelmiş fakat hâlâ tık yok. Hava böyle durgun devam edecek gibi sanki. Akşam yemeği için Issız Koy’da taş evin önündeki ahşap iskeleye yanaştık. Issız koy küçücüktür, her kes bilmez. Karadan yolu da yoktur. Mavi yolculuk yapan tekneler gelir, buraya demirlerler zaman zaman. Koyun eski taş evindeki köhne lokantada, buraların en lezzetli ızgara bonfilesiyle mantarını, yıllanmış bir kırmızı şarap eşliğinde, mum ışığında yiyebilirsin. Bir de Halil Kaptan usul usul gitarını, mızıkasını çalıyorsa kumsaldaki ateşin yansıyan ışığında, nerede olduğuna şaşar, kendini cennete sanırsın. Bir kıyağımız olsun bari bu çifte kumrulara diye düşünüp akşamın son molası için Issız Koy’a demirledik. Geceyi de orada geçirmeye karar verdik. Fakat tetikteyim her an. Su, bütün gün kâğıt gibi ve mahlûkat ortalıktan kaybolmuşsa, dikkatli olacaksın. Tekneyi baştan demirleyip kıçtan koltuk halatıyla iskeleye bağladım. Neyse lafı uzatmayalım. Akşam yemeği; şarap, muhabbet, şarkı, türkü derken epey uzun sürdü. Gece yarısından sonra tekneye dönebildik. Ben, tilki uykusundayım arka tarafta. Herhalde saat gece iki civarıydı. Tam böyle biraz dalar gibi oldum rüyaya, bir dalga ile uyandım. Ardından bir dalga, bir dalga daha… Baktım dalganın ardı arkası kesilmiyor; “Ferit oğlum uyan, halatlar fora, demir vira! Ben motoru çalıştırıyorum. Belli ki hava bozacak, bu gelen lodos! Acele bir barınağa sığınmamız lazım,” diye bağırdım.Tekneyi usturuplu bağladığım için hemen hareket edebildik. Rüzgâr henüz şiddetlenmemişti. “Tam yol Görece Adası’nın arkası!” diye rotayı belirledim. Kız, romantizmin yanına, bir tutam macera eklendi diye sevinçten ellerini çırparken, adam telaşlandı biraz. Onlara sıkı oturmalarını tembihledim. Yalpalayarak ilerlemeye başladık. Neyse ki lodos tam patlamadan adanın arkasına kaçabildik. Orası açığa göre nispeten sakindi. Fakat yine de gece karanlığında ancak baştan yanaşıp demirleyebildiğimizden, şiddetlenen akıntıda sabaha kadar her saat başı, tarayan demiri tazelemek zorunda kaldık. Hava iyice kapanmış, yıldızlar kaybolmuştu. Bir yağmur yağsa, hava kalır diye düşünüyorum ama bir türlü yağmıyordu lanet olası. Aksine fırtına şiddetleniyordu.
— Buna da şükür Halil Kaptan, kaçabilmişsiniz bari korunağa.

— Dur hele daha bitmedi. Bu bir şey değil macera yeni başlıyor. Sabahın ilk ışıklarıyla, açık denizde yükselen dev dalgaları görünce patlayan fırtınanın büyüklüğünü anladık. Barınağımızın dışında kıyamet kopuyordu. Dalgalar en az üç metre boyunda. Barınakta olunca uzaktan ne olup bittiğini tam göremesen bile hissedebiliyorsun tehlikenin boyutunu. Adanın, açığa bakan arka tarafından, dalgaların sürüklediği kelle büyüklüğündeki taşların takır tukur geri yuvarlanmasıyla çıkan sesler, uğultu halinde bulunduğumuz yerden duyuluyordu. Fırtınalı havada en iyisi, emniyetli yerden hiç kıpırdamamaktır. Fakat yolcuların uçağı var öğleden sonra. Fırtınanın ne kadar devam edeceği ise belli değil. Yakınımıza baktık, iki tekne daha vardı barınağa sığınan. Onlar cesaret edip çıkış yapabilecekler mi diye beklemeye başladık. Biri büyük bir yelkenli yat, yirmi beş metre boyunda, diğeri küçük bir balıkçı motoruydu. Saat ona doğru büyük yat hareketlendi. Demir aldı ve koydan dışarı çıkıp kuzey batı istikametine dümen kırdı. Fakat dönüşü yaparken dalgaları bordadan öyle bir aldı ki, Ferit avaz avaz: “Tekne yanladı, salma gösterdi Kaptan!” diye bağırmaya başladı. Neyse ki tumba olmadı koca yat. Dönüşünü tamamlayıp yoluna devam etti. Birazdan baktık ki balıkçı teknesi de ya Allah bismillah, Adaboğazı istikametine doğru hareket etti. Sonra ne oldular bilinmez. Görüş alanımızdan çıktılar bir müddet sonra. Sonunda bunlardan cesaret alıp biz de hareket etmeye karar verdik. Ferit’e, hemen fırtınalı seyir hazırlığı talimatı verdim. Devrilecek ne varsa hepsini bağladık. Arkada duran masayı bile ters çevirip yere koyduk. Yolculara sancaktaki buzluğun üstüne oturmalarını söyledim. Gidip içerdeki ranza demirine sıkıca bağladığım halatı, bunların üzerinden geçirdikten sonra küpeştedeki babaya dolayıp ucunu adamın eline verdim. “İpi gergin ve sıkı tut, sakın gevşemesin!” dedim. Kız hâlâ işin eğlencesindeydi. Adamdaysa artık bet beniz atmış, ağzını bıçak açmıyordu.
— Masayı niye ters çevirdiniz Halil Kaptan? Uçacak hali yok ya?
— Sen ne diyorsun Cem Baba! Keşke ters çevirdikten sonra bağlasaymışım. Masa o vaziyette bile dönüş yaparken kuş gibi uçtu gitti. Allahtan birine vurup onu da yanında götürmedi de ucuz atlattık durumu. Ama dur şimdi, ondan önce neler olduğunu anlatayım. Görece Adası çıkışında Adaboğazı vardır. Oradan sığlık yüzünden yavaş ve yılankavi geçilir normal zamanlarda. Biz o gün, sanki deli bir nehirde sal yarışı yapıyormuşçasına geçmek zorunda kaldık. Ardından liman yönünde açık denize çıkıp sancak bordadan dev dalgaları yemeye başlayınca, bizim Ferit’in ağlamaklı sesi geldi kulağıma. “Kaptan, ben bu işi beceremeyeceğim galiba, limana götüremeyeceğim tekneyi, dümeni zor zapt ediyorum,” diye kıvranıyor. Gidip yanına, “Merak etme aslanım, bak işte bugün gerçek denizci olduğunu gösterme zamanı,” diye sırtını sıvazladım. O ara bizim yolcu usulca kulağıma: “Yahu Halil, bunun dudağı uçukladı korkudan. Ne olur bir şeyler yap. Pisipisine bir kazaya uğramayalım buralarda. Keşke çıkmasa mıydık koydan dışarı? Geri mi dönsek acaba?” diyor. “Yok! Geçti artık, denizcilikte kuraldır, ya bekleyip çıkmayacaksın ya da çıktın mı yola devam edeceksin. Bizim istikamet artık liman.” dedim. Fakat işimiz gerçekten zor. Bir yandan düşünüyorum, dalgaları böyle sancak bordadan alıp gitmek epey tehlikeli, çok fena yalpalıyoruz. Bir yandan da bu rotayla liman girişini tutturabilmek pek mümkün değil. Her an iskeleye sürüklenebilir ve sığlık fenerinin oradaki kayalıklarda tekneyi parçalayabiliriz sahile yaklaştığımızda. Sonuçta, önce açığa gitmenin daha selamet olduğuna karar verip istikameti değiştirdim. Dümeni sancağa kırarak dalgaları sancak baş omuzluktan almaya başladık. Artık deniz tekneyi kabul etmişti. Fakat tekrar liman ağzına yönlendirebilmek için dalgaları bordadan alan sıkı bir dönüş yapmamız gerekecekti. O an, bu manevrayı yapmaya Ferit’in hazır olmadığını hissettim ve zamanı geldiğinde dönüşü yapmak için dümene kendim geçmeye karar verdim. Heyecanlanmaya başladım ama hiç belli etmiyordum. Açığa gittikçe dalgalar büyümeye başlamıştı. Giderek köpüren, uç veren, üç dört metre yüksekliğinde dalgalar altımızdan geçtikçe inip çıkıyorduk. İyice dikkat kesilmiştim. Dalga aralıklarını sayarak, dönüş manevrası için hesap yapmaya çalışıyordum. Dümen henüz Ferit’teydi. “Oğlum! Limana dönüş manevrasını ben yaptıracağım tekneye. Yalnız senin bana haber vermen lazım anını. Bak şimdi, her üç dalga da bir, daha büyük bir dalga geliyor değil mi oğlum?” dedim. “Evet, Kaptan” dedi. “İşte biz dönüşü bu üçerleme esnasında yani iki büyük dalga arasında yapmak zorundayız. Önce sığlık fenerinden yeteri kadar uzaklaşacağız. Dönmeye karar verdiğimiz zaman, büyük dalga tam teknenin altından çıkarken sen bana “hadi!” diyeceksin ve dümeni aniden kırıp dönüşümüzü yapacağız. Arada gelen küçük dalgalar bu tekneyi devirmez. Fakat diğer büyük dalga gelene kadar dönüşümüzü tamamlamak zorundayız, çok dikkatli ol.” dedim. Herhalde kanı çekildi bizim Çaylak’ın, sesini zor duydum, “Emrin olur Kaptan,” diyordu. Yeteri kadar açıldıktan sonra başladık küçük dalgaları saymaya Ferit’le beraber. Bir, iki, üç, hop dördüncü dalgada çıkıyoruz arşı âlâya ve iniyoruz sanki arzın merkezine akabinde. “Tamam, dedim. Şimdi ver dümeni bana ve başla saymaya küçük dalgaları.” Küçük dediysem bakma tabii, en az üç metre bu küçük dalgalar. Ardından gelecek olan büyük ise ben diyeyim dört buçuk, sen de beş metre boyunda çukuruyla beraber. Ferit, titrek sesiyle küçük dalgaları saydı. Dört dediğinde iyice yükseldik ve tam aşağıya inişe geçtiğimizde kırdım dümeni iskele alabanda ve tam yol verdim tekneye. Manevrayı hızlandırmak için büyük dalga gelmeden evvel, tornistan sancak alabandayla teknenin kıçını süratle dalgaya çevirmeye başladım. Manevra esnasında yolcuların çığlıklarıyla bordaya vuran dalga sesleri birbirine karıştı. Aganta yattı, yattı, yattı ve sonra doğruldu hacıyatmaz gibi. Liman istikametine çevirmiştik tekneyi. İşte o arada uçtu bizim masa. Ama sağlık olsun, az telefatla atlatmıştık durumu. Artık dalgaları sancak kıç omuzluktan alarak yol almaya başlamıştık. Teknemiz gulet olduğu için dalgaları arkadan kolay karşılıyordu. Guletlerin kıç tarafını yuvarlak bir şampanya kadehi gibi düşünebilirsin. Dalga gelip orada yumuşar. İne çıka, yorgun fakat muzaffer bir amiral edasıyla girdik limana sonunda. Liman içi afet yeri gibiydi. Çoğu tekne demir taramış, dalgalar bazılarını kıç taraflarından rıhtıma fırlatmış, içinde mürettebatı hazır olan tekneler ise motoru çalıştırarak fırtınaya direnip kurtulmuşlardı. Liman dışında alarga duran teknelerden on iki, on üç kadarının battığını öğrendik daha sonra. Liman, girdiğimizde sakinlemişti. Agantayı rıhtıma yanaştırıp yerine bağladık. Karaya ayak basınca yolcular derin bir oh çektiler. Hemen teknedeki bavullarını bir taksiye yükleyip havaalanına doğru yola çıktılar. Yolcular gidince, “Ferit, oğlum! Gel buraya!” dedim. Koştu geldi hemen. “Öp ulan ustanın elini. Artık denizcisin!” deyince, sarıldı ellerime, teşekkür edip öptü, alnına koydu. Tam o anda sağanak yağmur başladı. “Ulan şu işe bak! O kadar riske girdik, fırtınada limana geldik, şimdi başladı yağmur. Birazdan hava kalır açıklarda, ama ne bileceksin! Adamın uçağı kaçacak diye amma maceraya girdik be!” diye söylendim durdum. Ya, işte böyle Cem Baba!
* * *
Aradan belki on beş uzun yıl geçmişti. Cem, bir gün yine gitarı sırtında geldi kasabaya. Akşamüstü, ulu palmiyelerin gölgesinde yürürken sahilde, gezi teknelerine bakınmaya başladı. Sonunda birine sorup öğrendi Kör Halil Kaptan’ın teknesini bağladığı yeri. Onu bulduğunda, Halil, günlük turunu bitirmiş, teknenin arka kısmındaki masasında, önünde beyaz leblebisi, dudağında sigarası ve elinde fesleğenli rakısıyla demleniyordu. Cem, teknenin iskelesinden geçip atladı içeri. “Tanıdın mı beni Halil Kaptan?” dedi.
— Dur bakayım, konuş biraz daha, tanıyacağım şimdi.”
— Ne desem Halil Kaptan? Mesela Ahtapot Restoran, do majör yedili, Issız Koy? Yeter mi bu kadar?
— Vay Cem Baba! Sen misin? Neredeydin lan bunca yıl? Gel bakayım bir yoklayayım, kaç okka oldun görmeyeli.”
— Bana bak, ani hareket yapmayacaksan yokla. Ondan sonra ver bana da bir fesleğenli, devam edelim kaldığımız yerden.
— Nerede kalmıştık?

Çökertme’den çıktım da Halil’im
Aman başım selamet
Bitez de yalısına varmadan Halil’im
Aman koptu kıyamet

diye başlayınca Cem, devamı Halil’den geldi:

Arkedeşim İbram Çavuş,
Allahına emanet
Burası da Aspat değil Halil’im
Aman Bitez Yalısı
Yüreğime ateş saldı
Aman kurşun yarası…

— Gördün mü bak, kaldığımız yeri sen de unutmamışsın. Hadi ver şu fesleğenliyi, çıkar on iki telliyi, geçelim eskilerden şöyle bir.
İşte o an daha fazla söze gerek kalmadan başladılar karşılıklı çalmaya. Bir Halil çaldı, Cem dinledi; bir Cem çaldı, Halil üfledi yanık mızıkasını… Sonra birlikte çaldılar bir müddet. Neden sonra Cem; “Yoruldum biraz, dur son bir şey daha çalayım sana. Bu şarkıyı ben yaptım, dinle bak,” dedi. Duygulanarak söylediği zamanlar yaptığı gibi gitarına sarılıp, gözleri kapalı, başladı söylemeye:

Uyu güzel meleğim,
Gözlerini kapa.
Bütün günün yorgunluğunu,
Çıkar benim yanımda…
Beni sana ve seni bana
Yakın kılan şeyleri düşün,
Kıvrıl gel yanıma yat
Tatlı tatlı gerin, uyu canım.

Bu kısacık şarkının devam eden arpejlerine, Halil mızıkayla öyle bir doğaçlama yapmaya başladı ki, Cem’in tüyleri diken diken oldu. Bir müddet öyle devam ettiler. Sonra Cem sözlere yeniden girip bu defa daha hüzünlü, daha duyarak söyledi şarkıyı ve bitirdiğinde gitarını sessizce yanına koydu. Bir müddet oturdular öylece ses etmeden.

— Güzel olmuş lan! Kime yazdın oğlum bu şarkıyı? Zokayı yuttun mu yoksa midene kadar?
— Yok, be Halil, sevdiceğime yazdım bu şarkıyı. Yani benim hayat teknesinin miçosuna; güleç yüzlüme, oğlumun anasına yazdım. Bütün şarkılar onun için artık. Üç gün uzak kalsam, hemen özlerim. Tekneyi o olmadan bir yere götüremem. Peki, sende var mı bir değişiklik görüşmeyeli?
— Benim de bir kızım oldu görüşmeyeli Cem Baba. İsmi Mercan, bir görsen kıvır kıvır uzun saçları var. Gözleri de kömür gibi… Yazları çoğu zaman teknede, hiç ayrılmaz yanımdan, denizkızı gibi afacan.
— Halil Kaptan, iş güç derken buralara gelememiştim yılardır. Ama seni bıraktığım gibi bulabildim ya yine, iyi ki gelmişim diyorum. Dünya hali, gidip de dönememek, dönüp de bulamamak var, bilemezsin ki... Hatırlar mısın senin hikâyelerini dinlemeye bayılırdım. Yeni hikâyeler vardır yine sende.
— Olmaz mı Cem Baba? Denizde macera biter mi?
— Anlatırsan dinleyelim usta. Rakıları tazeliyim mi?
— Tazele tabii. Mazotunu vermezsen işlemez bizim motor. Sonra geç otur karşıma da anlatayım son yetiştirdiğim çaylağın başıma açtığı işi. Az kalsın gidiyorduk tahtalıköye. İşte o zaman gelip de bulamayacaktın sahiden.
— Yapma yahu! Al bakalım, buz da attım içine.
“Ya, sorma! Biliyorsun benim tekne eskiden kalenin oradaki mendirekte bağlıydı. Orası köşe bir yerdir. Kalenin önüne yanaşıp demirleyenlerle, mendireğin önüne demirleyenlerin çapaları, birbirine dik atıldığı için hep üst üste gelir...” diye başladı anlatmaya Halil, davudi sesiyle tatlı tatlı. Birikmiş anlatacak onca şey olunca, sabahın erken saatlerine kadar sohbet devam etmiş, tan ağarmaya başlamıştı.
Gitarının sapında, mızıkasının deliklerinde notaların yerlerini, söylediği şarkıların müziğini, sözlerini, hikâyeleri, anıları, gözlerindeki ışığı kaybetmeden evvel gördüğü filmleri, tiyatroları, resimleri, okuduğu romanları, doğadaki renkleri, bitkileri, hayvanları aklında tutarak, dinleyerek, dokunarak, duyarak, koklayarak, tadarak, hissederek, bir de çok konuşarak ve sorarak görüyor Halil, diye düşündü Cem. Sonra bütün bunları yapamayan ne kadar çok tanıdığım var dedi kendi kendine… Halil’e döndü:
“Biliyor musun Halil, senin gördüklerini çoğu insan göremiyor,” dedi.
— Cem Baba, anlıyorum neyi kastettiğini. Ama düşün bak, ben yıllar önce gören gözlerimle yaşadıklarımı aklımda tutabilmiş olmasam, her şeyi unutsam ve hayatla mücadele etmesem ne hayal kurabilirim ne de düş görebilirim. Aklımla, yüreğimle göremezsem eğer, yaşamım zifiri karanlığa gömülür. O zaman umut da kalmaz. Tükenir, o bakar körler gibi olurum be usta!
— Onu diyorum ya işte dostum. Nasıl ki Beethoven sağırken, en muhteşem senfonilerini beyninde duyarak yaratmışsa, sen de gönül gözünle dünyayı görerek, yaşama sarılmışsın. Denizin, teknen, gitarın, mızıkan, sevdiklerin yanından hiç eksik olmasın be kaptan…
Can Özoğuz

Not: Gerçek yaşamdan alınmış içinde hiç kurgu olmayan bir öyküdür.

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5192
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.turkforumpro.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz